|
__________________G Ü N D E M
UMUT CAN UMUT'UN KALEMİNDEN...
"BİR HİZMET ADAMI: ABDULLAH YILDIZ"
Umutcan Umut
TOKAT GAZETESİ
15 Mayıs 2008
http://tokatgazetesi.com.tr/haber_oku.asp?haber=5813
Bir gün elektronik postama gelen bir mailde yazılarımdan dolayı beni tebrik eden bir adamın mektubu vardı. Bu adam Abdullah Yıldız idi. Bizde başarılı insanları tebrik etmek , okuduğumuz yazarların güzel bulduğumuz yazılarını okuyup faydalandıktan sonra , onları tebrik etmek geleneği olmadığından ve biz yazarlar olarak da böyle tebrikler almaya alışkın olmadığımızdan şaşırmış ve sevinmiştik. Bir tebrik ve takdir , olumlu bir eleştiri sonucunda yazarını daha güzel yazılar yazma konusunda motive eden olaydır.
Bir süre internette sohbet ettiğimiz bu güzel insanın Niksar Belediye Başkan Yardımcısı Abdullah Yıldız olduğunu öğrenerek memnun olduk. Bizim anladığımız belediyecilik hizmetlerinde yazarları tebrik etmek , onların yazdığı kitapları yayınlayarak onlara ve hitap ettikleri kesimlere hizmet etmek olmadığından Abdullah Beyin hizmetlerini tebrik ettik.
Abdullah Bey, bizi tebrik etmekle kalmadı, aynı zamanda Niksar'a davet ederek Niksar Belediyesi'nin hizmetlerini bizlere göstermekten de geri kalmadı. Bizler kendi memleketimize bile gittiğimiz zaman çok kere kendi yakınlarımız olan Belediye Başkanlarından bu kadar sıcak ilgi görmeye alışık olmadığımızdan şaşırdık.
Abdullah Beyin , genç , üretken, sevgi ve saygı dolu olan gençleri sevip , takdir ederek desteklediğini gördüğüm zaman en yakınımdaki gençlerle Abdullah Beyi tanıştırmaktan kendimi alamadım. Gençlerde Abdullah Beyin bu ilgisi karşısında mutlu oldular. Zaten gençliğimizin beklediği de tatlı dil , güler yüz ve "adam yerine konmak" olduğundan kendilerine değer veren , sevgi gösterenlere saygıda kusur etmemekteler. Bence çevremdeki gençlerden "Bana saygı duymuyorlar" diye yakınanlar, acaba çevrelerindeki gençlere "sevgi göstermek"teler mi? Bunu bir düşünsünler.
Abdullah bey, tanıştığı insanların layık oldukları görevlerde çalışmalarını candan isteyen , ancak onlara gereken imkanı veremediği, onların sorunlarını çözemediği zamanda üzülen ve gücünü nereye kadar olduğunun farkına varan insan . Bu tutumunu da zaten bizlere karşı konuşmalarında, davranış ve tutumlarından rahatça anlamamız mümkün oldu.
Abdullah Bey, 51 yıllık hayatını hep Niksar'a hizmet ile doldurmuş İTÜ Mezunu bir Kimya Mühendisi. Nereden geldiğinin bilincinde olan ve kendisine öğrencilik yıllarında hizmet eden, burs bağlayan devlet bakanlarını unutmayan ve her zaman onları hayırla yad eden insan. Sanırım çabucak kaynaşmamız ve gönül köprüsü kurmamızın çabuk olması da bu yüzden oldu.
Abdullah Bey Kaliteyi hemen değerlendirecek kadar, "Kaliteli insanlar ve gençler gördüğüm zaman asla bunu kaçırmam ve takdir ederim" diyecek kadar işini seven ve kaliteli insanlarla ve kaliteli hizmetler vermekten kaçınmayan milli ve manevi değerlere hakikaten bağlı bir insan. Sevgi ve bilgiyi yoğurmuş , alçakgönüllülük kalbinde ısıtarak gençlere bu güzel mis kokulu ekmekle beslenen gençlere sunacak kadarda emeğe ve bilgiye gönül vermiş insan.
"Sana yardım edeceğiz" deyip de yardım edemedikleri zaman bilgi vermek zahmetine dahi katlanamayan insanların tersine "Ben gücümden fazlasını yapamam" diyecek kadar da realist bir insan Abdullah Yıldız.
Niksar Halkı Abdullah Beyin kıymetini bilmeli bence.Zaten nerede bir Niksarlı varsa onları tanıyan ve onlar tarafından da sevilen Abdullah Yıldız , bu tutumu ile Niksar halkının demirbaşı olarak ta gönüllere taht kurmuş insan.
Böyle hizmete kendini adamış , gençleri seven, onların en verimli olması için çaba harcayan eğitimli ve bilgiyle sevgiyi bir kasede yoğurmuş insanları gördükçe ülkemizin her zaman bir adım daha ileri gideceğine ve var olacağına dair inançlarım ve ümitlerim her zaman güçlenmekte
Sen çok Yaşa Abdullah Yıldız . Bizlere yaşadığımızın , değerli olduğumuzun her şeye umutla yaklaşmamız gerektiğini öğretmektesin.
***
SEVGİ VE EMPATİ
"Bir dosttan tek bir gül ve güzel bir sözü ben onunlayken almayı; öldükten sonraki bir kamyon dolusu çiçeğe tercih ederim..."
Sevginin gücünü keşfedenler, nefretten ırak olanlar, başarıdan başarıya koşarlarken; yüreklerinde kin üretmekten güzellikleri fark edemeyecek kadar gözlerine perde inenler, bir adım yol alamazlar...
Sevgi tüm güzel kapıların sihirli anahtarıdır...
Rakibe tuzak kurmak yerine, bu sihirli anahtardan edinmek çok daha akıllıca bir davranış olur...
Son nefeste şuurumuz yerindeyken neler hissedeceğimizi şimdiden tahayyül ederek olaylara yaklaşmayı, kişilerle diyalog kurmayı bir deneyin bakalım... Son nefeste; duyacağınız pişmanlıkları bugünden duyduğunuzda; hayatınızın seyrinde nasıl bir değişim olacağını gözlerinizle göreceksiniz. Bir çok önemli görünen meselenin nasılda çocukça inatlaşmaların birer sonucu olduğunu fark edeceksiniz. Deniz kenarında kumsalda oynayan çocukların; kumdan yaptıkları kaleler uğruna nasıl kavgaya tutuştuklarını ve aslında bir dalganın gelip o uğruna kavga edilen kaleleri bir anda alıp götürmesinin çocuklar üzerindeki şaşkınlığını ve verilen kavgaların anlamsızlığını ruhlarının derinliklerinde hissedişlerini ve bu derin duygularının aslında bizim hayatımızdan da hiç bir farkının olmadığı gerçeğini keşfederek bakın olaylara...
Kimsenin yaşamasının, bir başkasının yok olmasına bağlı olmadığını ne zaman öğreneceğiz... Şu fani dünyanın nimetlerini adam gibi paylaşmak varken, kan içici vampirliğe soyunmanın ne alemi var! "Ben, sana dünyayı zindan edeceğim," demenin; diyenin iç dünyasında ki meydana getirdiği hasar; denilenin yüreğindeki yıkımdan daha fazladır. Hatta, tevekkül sahibi mazlum her halükarda mutluluğu tatmanın yolunu bulur; Hakka sığınır, halkın içine girer ve sımsıcak iklimde yeniden doğar... Ama, ya zalimliğe soyunan; kalbinde köpüren kinin acısıyla kavrulur... Ne sığınacağı bir Hakk kapısı nede içine gireceği bir halk yüreği bulur...
Şunu bilmekte yarar var; sevgisiz kalpte merhamet barınmaz.
Merhameti olmayanın vicdanı ve adaleti asla olmaz...
Güzel insanlara düşman olmak; kötü adamların işidir.
Güzel insanların makam ve mevki sahibi olmalarını istemeyenler, onların makamına göz koyan; yüreğinden nefret taşan haset insanlardır.
Hasetlik kadar çirkin bir huy yoktur...
Dünya malı ve dünya mevkileri için, binlerce, milyonlarca yüreği ezmenin zalimce tavırlar almanın insanlık erdemiyle asla bağdaşır yanı olamaz.
Kuru iftiralarla, vehimlerle ve hatta niyetleri sorgulayarak oluşturdukları fırtınalarla rakip gemiyi batırmaya çalışanlar bilsinler ki; aynı denizde seyreden kendi gemileri de batar... Rakip gemidekiler sevgi filikalarıyla karşı kıyıya çıkıp halkla kucaklaşırlarda; fırtınayı oluşturanlar, döküldükleri okyanusun ortasında soğuk sularla baş başa kalırlar...
Şunu diyorum; değmez...
Şu kısacık insan hayatı, biri birine zulmetmeyi değmez...
Herkes empati yapsın... Muhatabının yerine kendini koymayı denesin...
İnanın biri birimizi anlasak sorun kalmayacak..
Ama, çıkar hesaplarını bir kenara bırakarak..
***
Kişilerin kalbini yumuşatan ve kötülükleri bertaraf eden sevginin açıkça ifade edilmesinde yarar var... Gizlenen sevginin hiçbir yararı dokunmaz...
Kişileri takdir edecekseniz yada sevdiğinizi söyleyecekseniz geç kalmayın...
Bizim en kötü huyumuz, insanları bu alemden göçtükten sonra takdir etmemiz... Ve sevdiğimizi söylememizdir...
Sevdiğimiz kişi hayattayken söylenecek bir güzel söz yada verilecek bir tane gül; öldükten sonra mezarı başına dökülecek bir kamyon gülden daha kıymetli ve daha önemlidir...
****
HUKUK HERKESE LAZIM!
İnsan küçük bir evren.
Uzaydaki sonsuzluğun bir benzeri insanların iç aleminde var.
Aslında kainatı algılayan, anlamlandıranda insanın bizatihi kendisi.
Yani, aslolan insan.
İnsan, bir mucize.
Yaratıcının; dört bir yanını gizemli cihazlarla donattığı akıl denen nimetle taçlandırdığı, harikulade eseri.
İşte bu insan; yaratılmışların en şereflisi olan insan; öyle vahşetlere imza atıyor ki; aklı selim olan herkesin kanı donuyor!
Yüce Allah (cc)'ın özene bezene yarattığı gül gibi kalplerine; kini, nefreti, hasetliği ve fesatlığı yerleştirenlerde; merhametten, sevgiden ve insanlık erdeminden hiç eser kalmadığını görmek yürekleri dağlıyor...
Başkalarının yokluğu-yoksulluğu üzerinden servet kotaranlar; başkalarının çilesi üzerine kendi zümresel mutluluklarını inşa etme çabası içinde olanlar bilmeliler ki; bu asla mümkün olmayacak...
Ülkenin ve devletin nimetlerini, külfetlerini adaletle ve eşitlik prensibine göre paylaşmak varken; "nimetler bizim olsun, külfetler sizin, bakın ne güzel taksim ettik," demek, asla uyanıklık değil... Ve, artık kimse bu aldatmacalara kanmıyor...
Bir öykü anlatılır; aslan, kurt ve tilki birlikte avlanmaya çıkarlar... Akşam; bir tavşan, bir geyik ve birde yaban sığırı ile dönerler. Aslan, bir yandan, önüne dizdirdiği avlara bakarken kurda döner ve derki; "-hadi, taksim et..." Kurt şöyle bir avlara bakar; "-efendim," der; "yaban sığırı size layık, şu küçük geyik bana yeter, tavşanda tilkinin olsun." Aslan başını yerden kaldırır, hemen yanı başında duran kurda pençesini taktığı gibi altına alır. Kurdun cansız bedeni oracıkta yere seriliverir... Aslan, bu kez tilkiye seslenir; "-sen yap bakalım taksimi." Tilki, titremektedir ama hissettirmez, söze girer; "-efendim, şu tavşan sizin hakkınız sabah kahvaltısı için; şu semiz geyik ağzınıza layık buda öğle yemeğiniz; yaban sığırı ise zaten sizin efendim onu da akşam afiyetle yersiniz." Tilkinin taksim şekli aslanın çok hoşuna gider; başını hafifçe yerine koyarken birazda keyifli bir ses tonuyla; "-sen bu adaletli taksimi nerden öğrendin? Aferin, seni sevdim," der. Tilki biraz rahatlar ve; "efendim biraz evvel kurdun başına gelenlerden öğrendim," der...
Hukukun göstermelik, orman kanunlarının geçerli olduğu coğrafyalarda; gücü elinde bulunduranların adaleti kirletmelerinin ne kadar gülünç ve iğrenç bir davranış biçimi olduğunu anlatan çok güzel bir hikaye bu.
Her şeyin ölçüsünü güç sananlar, hukuku kendi çıkarları istikametinde yorumlamaktan çarpıtmaktan çekinmeyenler, bir gün gerçek hukuka ve kirletilmemiş adalete kendileri ihtiyaç duyduklarında; acaba pişmanlık duyarlar mı?
Ülke sevdası, millet sevgisiyle hareket edenler; "aman ülkeye, millete zarar gelmesin" hassasiyetiyle ve özeniyle haksızlıklara, hukuksuzluklara sabır gösteriyorlarsa; bu acziyetlerinin değil asaletlerinin, vatan sevgilerinin bir sonucudur...
Irmakların tersine akıtılması nasıl mümkün değilse, bilinsin ki; demokrasi, hukuk devleti, gerçek laik cumhuriyet ve çağdaşlık yolundaki, erdemli yürüyüşte asla durdurulamaz...
***
Abdullah YILDIZ
BU DÜNYA HERKESE YETER...
İnsanlar, şu üç günlük dünyayı biri birlerine zehir etmekten neden zevk alırlar? Anlamak mümkün değil... Kendi mutluluğunu başkalarının çilesi üzerine inşa etmeyi isteyenlere, vicdan ve merhametten yoksun bir hayatta asla huzur bulamayacaklarını, bininci kez de olsa, hatırlatmakta yarar var...
Dünyanın dört bir yanını ateşe veren, insanları acımasızca katletmekten hiç çekinmeyen; kan ve barut kokusunu birlikte solumayı zevk haline getiren zalimler; pis emellerinin batağında boğulmaktan kurtulamayacakları gibi; başkalarına cehennem ettikleri dünyanın kendileri için cennet olamayacağı gerçeğini bilmeliler...
Allah (cc) kainatı yaratıp, insanların emrine verdi. Kavgasız, barış içinde, huzurlu bir hayat sürsünler diye... Yaratıcıyı ve sunduğu sonsuz nimetlerine şükretmeyi unutmasınlar diye de nasihat edici Peygamberler görevlendirdi. Ama, yinede sevgisiz kaskatı yürekler bu ulvi mesajı algılayamadı.
Sevgisizlik, başlı başına bir afettir. Hayata sevgiyle bakmayanlar, renkleri göremezler. Güzellikler onlara mutluluk vermez. Hasetlik, kindarlık, vefasızlık, merhametsizlik, daracık yüreklerini kapkara eder.
Sevginin yer edinmediği zihinlerde; insanlık erdemi de yer bulamaz. Kendi elindekinin varlığından şükürle beraber mutluluk duymak gerekirken; karşısındakinin yoksulluğundan keyif almak kadar iğrenç bir tavır olamaz.
Nimetleri, sevinçleri, hüzünleri ve hayatı paylaşmanın ne kadar anlatılmaz hazlar verdiğini yaşayanlar bilir. Sevgiyle ve hoşgörüyle çevresine bakan, yaratılmış canlı-cansız her varlığı seven hürmet eden insan, kolayca mutluluk denen gizeme ulaşır...
İnsanlar; karşısındakilere hayatı çekilmez hale getirmeye, hatta yok etmeye harcadıkları, emek ve parayı; ortaklaşa sevgi ve huzur projesine aktarsalar, yeryüzünde ne aç kalır nede açık... Kavganın ve kan dökmenin hiçbir şekilde yeni bir medeniyet inşasına katkısı olamaz. Habil-Kabil den bu yana akan kan, sadece düşmanlıkları ve kini beslemiş; sevgiyi ve barışı zayıflatmıştır.
Sevgisiz insanlar korkak olur. Toplum içine çıkmaktan korkarlar, kapıları tıkladığında korkarlar, rüyalarında korkarlar… Velhasıl, kuşku ve korku hayatlarının ana öğesidir. Kuşku duyduklarını anlamaya yönelmek yerine; sindirmeyi, uzaklaştırmayı yeğlerler… Sevmeyi denemek yerine, husumet duvarına bir tuğla daha koyarlar. Aslında, her koydukları tuğla kendilerini toplumdan izole eden duvarı biraz daha yükseltir...
Bir ülke düşünün ki; halkını sevmeyenler, halka tepeden bakanlar, halkının inancını kültürünü, geleneklerini hor görenler; halkın seçtiklerini yönetimde görmek istemeyenler; zaman zaman öylesine husumetle davranırlar ki; gerekirse ülkeyi ateşe vermeyi göze alırlar... Aynı şer düşünce, dünya ölçeğinde de geçerli; icat ettikleri devasa silahlarla yer küreyi teslim almayı, mümkün olmazsa yok etmeyi hesap edenlerin kendilerinin de yok olacağını bilemeyecek kadar gözlerini hırs bürümesini anlamak mümkün değil....
Elbette, bizim etki gücümüz sınırlı. Sözlerimizin asıl sorumlulara ulaşması zor. Ancak, siz değerli okuyucularımızla paylaşmanın da yararlı olduğuna yürekten inanıyorum. Sevginin anlattıkça ve paylaştıkça genişleyen bir halka olduğuna; gün gelip bu halkanın tüm insanlığı içine aldığında ise gerçek mutluluğun, evrensel anlamda huzurun yakalanmış olacağına inanıyorum...
Sevgi, sadece insanlara has bir ulvi haslettir.
Sevgi, kardeşliğin, dostluğun, güvenin, dayanışmanın, paylaşmanın ve "güzel hayat"ın özüdür...
Sevgi yaşanmadan anlaşılmayan; bir çok sorunu oluşmadan çözen, sahibini yeri gelip kuş gibi hafifleten yeri gelip yeleli bir aslan kadar vakur kılan sihirli bir güçtür...
Sevgiyle bakarsak hayata, seversek biri birimizi; bu dünya herkese yeter...
Allah (cc), sevgisizlerin şerrinden tüm insanlığı korusun...
***
MİLLETİNİ SEVMEYEN VATANINI SEVEMEZ
Her şey insan içindir.
Kainattaki tüm varlıklar insana hizmet için vardır. Güneşte, karınca da; insanlar için birer fonksiyona sahiptirler.
Devletlerde, insan eksenli kurulurlar. Aslolan, insanın mutluluğudur.
Hayatı insanlara zehir eden bir devlet düzeni ne işe yarar?
Yasalar, insanların özgürlüklerini, temel haklarını güvenceye aldığı ölçüde hukuktur.
Hukuk, insani erdemleri yaşatmaya yönelik kurallar bütünüdür.
Yasalar, ruhlara işkence etmek için değil, hayatı sevgiyle paylaşmak üzere çıkarılır, uygulanır...
Halkı yönetime layık görmemek, seçtiklerine kuşkuyla bakmak iflah olmaz bir hastalıktır...
Şu kesin bir gerçek; ne halk nede çağdaş dünya artık, baskıcı ve totaliter rejimlere itibar etmiyor...
Herkes uyandı, eğriyi doğruyu görüyor...
Kimsenin, bir başkasının akıl vermesine de ihtiyacı yok...
Ülkeler, üzerlerinde yaşayan milletlerindir!
Birilerinin vatanı sahiplenmede, milleti hesap dışı bırakmasının, asla akılla, mantıkla ve gerçeklerle bağdaşır yanı olamaz...
Bundan böyle, çağdaş dünya da;
Demokrasiler kazanacak; despotizmler kaybedecek...
Cumhuriyet ve laiklik kazanacak; dayatmacılık, baskıcılık kaybedecek...
Uygarlıklar kazanacak; gericilikler ve kara düşünceler kaybedecek...
Sevgi kazanacak; nefretler ve kinler kaybedecek...
Özgürlükler kazanacak; yasakçılık ve faşist eğilimler kaybedecek
Eşitlik kazanacak; seçkincilik ve saltanatçılık kaybedecek...
Aydınlık kazanacak; karanlıklar kaybedecek...
***
"KLİKYA KRALLIĞI EFSANESİ"
Hitit Devleti'nin, M.Ö. yaklaşık 1191 - 1189 yılları arasında batıdan gelen akınlarla yıkılması ile birçok küçük krallıklar ortaya çıkar. Sırasıyla Kue Krallığı, Asurlular, Klikya Krallığı, İranlılar, Makedonyalılar, Selokidler, Çukurova Korsanları, Romalılar Hitit topraklarına hakim olur. Roma İmparatorluğunun yıkılışı ile birlikte İlk Çağ devri de kapanır. Hitit Devletinin yıkılışıyla kurulan krallıklardan biri olan Klikya Kırallığı, Ön Asya'da 150 yıla yakın hüküm sürer.
Klikya Krallığı'nı konu alan bir efsaneden söz edilir;
Klikya'nın üçüncü Kralı Okinetarsus amansız bir hastalık sonucunda ölür. Cenazesinin defnini müteakip Kralın ailesi ve sarayın çalışanları, halktan uzak bir yerde toplanırlar. Yeni bir Kral belirlemek yerine; Krallığın yetkilerini, makamlarını ve nimetlerini babadan evlada geçecek şekilde aralarında paylaşırlar.
Kendileri seçkinler sınıfını oluştururken, halka köleliği layık görürler. Uzun yıllar böyle devam eder. Elli-altmış yıl sonra, komşu ülke Atina'da demokrasi denen ve halkın, yönetenlerini seçtiği bir sistem ortaya çıkar... Klikya halkı da demokrasi istemeye başlar. Seçkinler; demokrasi hastalığı(!)nın salgın halinde yaygınlaşmasından dolayı sıkıntıya düşerler. Seçkinler, sarayın nimetleriyle geçinen yüksek memurlar, bilgi üretmeyi unutmuş yalaka bilim adamları, asalak zenginler, toplanırlar gizlice; "sarayın denetiminde bir demokrasiye geçelim, göstermelik seçimler yapalım, istediğimizi seçtiririz, işimize gelmeyeni alaşağı ederiz, nasıl olsa güç bizde," derler. Ve, halkın seçtiklerini alaşağı ede ede saltanatlarını bir kırk-elli yıl daha sürdürürler...
Seçilmişleri alaşağı edeceklerinde, şöyle bir söylemle çıkarlar hep ortaya; "Klikya batıyor; seçtikleriniz Klikya'yı satıyor; Klikya'yı Atina'ya köle yapıyorlar, Klikya ulusunun geleceği karanlığa doğru gidiyor; komşumuz Selokidler bizi bölecekler, Asurlular bizi yutacaklar. Seçtikleriniz ihanet içinde... Aslında, henüz demokrasi bize göre değil..." Halk bu sözlere hiç kulak vermez, ciddiye almaz, aldırmaz.. Halk bilir ki; gürültücü "seçkinler"dir, aslında, Klikya'yı soyan ve Klikya'nın geleceğini tüketen...
Klikya geliştikçe, Klikya halkı zenginleştikçe; seçilmişler, ülke yönetiminde daha fazla etkin ve kalıcı olmaya başlarlar... Ve sonunda, Klikya seçkinleri, kenarda kalmaya daha fazla dayanamazlar; "bizim olmayan Klikya hiç kimsenin olmasın!" derler ve dört bir tarafı ateşe verirler... Klikya, alevler içinde yanar, yok olur...
Efsane gerçek değilse bile, ibretli bir öyküdür...
***
AİLE EĞİTİMİ PROJESİ
Niksar; mülki ve yerel yöneticileri bakımından şanslı bir dönemini yaşıyor. Kaymakam Uğur Turan, Belediye Başkanı İdris Şahin, Niksar için üretme adına örnek bir birliktelik sergiliyorlar.
Diğer daire amirleri, sivil toplum kuruluşları ve siyasi partilerin temsilcileri de; Niksar için bir şeyler yapabilmenin gayreti içindeler. Niksarlı, takdirle izlediği birlik-beraberlik görüntüsünden son derece memnun olduğu gibi müspet anlamda da etkileniyor. Niksar'da görev yapan yöneticilerimizin, özbeöz Niksarlı duyarlılığında, bir Niksar sevdalısı olarak halkla kaynaşmaları ve Niksar için yoğun bir gayret göstermeleri her türlü övgünün üzerinde. Bu konuda bir çok değerli isimden söz edebiliriz, ama ben iki örnekle yetineceğim. Yekinen tanıma imkanı bulduğumuz, Komando Tabur Komutanımız Binbaşı Haluk Selvi ve Jandarma Bölük Komutanımız Üstğ. Ali Engin Dönmez'in 40 yıldır Niksar'daymışçasına sıcak yaklaşımları ve görev alanlarında Niksar için bir şeyler yapma gayretlerini görmek bizlere apayrı bir haz yaşatıyor, Niksarlıya şevk veriyor. Aynı hazzı, Komutanlarımızın ve diğer kamu görevlilerimizin, Niksar için gayret gösterirlerken tattıklarından eminim. Zaten, Niksar'da görev yapıp zorunlu nedenlerle ayrılanların, Niksarlılık hissiyatlarını ömür boyu taşıdıkları bilinen bir gerçek. Niksar; havasını teneffüs eden, suyunu içenlerin belleklerinde adeta kalıcı izler bırakıyor. Bunda, Niksar'ın doğal cazibesi kadar; Niksarlının sıcaklığının, misafirperverliğinin, hoşgörüsünün ve şehirlilik kültürünü özümsemişliğinin de payı var.
Niksar'ın yöneticileri bir araya geldiklerinde; ağırlıklı konu hep Niksar'dır. İşsizlik sorunu birinci sırada yer alır. Eğitim ve sağlık konusu her zaman konuşulur. Konuşulmakla da kalmaz. İlgili birimler ertesi gün harekete geçerler. Yada, Niksar'ın yerel imkanlarını aşıyorsa; sorun Ankara'ya taşınır, takip edilir. Toplantılar, sohbet ortamının sıcaklığında fikirlerin gidip geldiği beyin fırtınası şeklinde geçer. Herkes yararlanır.
Zevk alarak bulunduğumuz sohbet toplantılarımızda Garnizon Komutanımız Pers. Yarb. Duran Yadikar; aile eğitiminin üzerinde çok durur. "Toplumun temeli ailedir. Aile sağlıklı kurulmazsa, problemler oluşur, ailede huzur olmaz, netice itibarıyla ailesi sağlam olmayan toplumlar sağlıksız olur," der. Öneri olarak ta, Halk Eğitim Merkezlerinde ve gerekirse Okullar mekan olarak kullanılarak yaygın bir aile eğitiminin verilmesinin gerekliliğini işaret eder. Haklı elbette. Daha sonra, Yadikar Komutanımızın çok önemli önerisinin Japonya'da devlet tarafından bizzat uygulandığını öğrendik. Evlilik kursuna katılmayanların ve "evlenebilir belgesi"ni ibraz etmeyenlerin evlenmelerine müsaade edilmiyormuş, Japonya'da... Bir aileyi ömür boyu yönetmek; o aileye huzuru ve mutluluğu tattırmak; ahlaklı, erdemli ve başarılı çocuklar yetiştirmek, sağlıklı ve sorunsuz bir hayat sürmek; bir araç kullanmaktan daha mı kolay ki; araç sürücüsünde ehliyet aranıyor da, evlilikte ehliyet aranmıyor?
Gündemimizde aile eğitimini konuştuğumuz sıralarda; Niksar Aktif Sanayici ve İş Adamları Derneği (NASİAD) ile Niksar Rehberlik ve Araştırma Merkezi (RAM) birlikte bir konferans düzenlediler. Doç Dr. Halit Ertuğrul, "sevginin öneminden ve aile huzurunun nasıl temin edileceğinden" çok akıcı ve belleklerde kalıcı bir üslupla bahsetti. O kadar temel konulara değindi ki; dinleyenlerin ufku açıldı, hayata bakışları değişti. Çok yararlı olduğuna inandığım konferansın uzunca bir metni www.yesilniksar.com adresinde görülebilir. Yadikar Komutanımızın, hassasiyetle önerdiği "Aile Eğitimi Projesi" içinde önemli bir konu başlığı olabilecek bu konferanstan sonra, projenin acilen uygulanması gerektiği kanaatimiz pekişti. Niksar'da yerel bazda bir başlangıç yapılsa bile; asıl önemli olan ulusal ölçekte projenin hayata geçirilmesi, elbette. Konunun uzmanları zaman kaybetmeden faaliyete geçerek; ilköğretim 6. sınıftan itibaren lise son sınıfa kadar bu eğitimin müfredat planlamasını yapmalılar. Ayrıca tahsil hayatını tamamlamış olanlar için; Halk Eğitim Merkezleri aracılığıyla yaygın ve hızlı şekilde, telafi eğitimi yapılmalı ve sertifikaları verilmeli.
Proje eğer uygulanırsa, en kısa sürede; aile içi kavgalar ve boşanma talepleri en aza inecek; aile bireyleri arasındaki her türlü ilişki de, sağlıksız, yanlış ve hatta tehlikeli bilgiler yerini bilimsel gerçeklere bırakacak; giyim kuşamdaki israf azalacak; aile bütçeleri yerli yerinde harcanır olacak; çocuklar eve ısınacak Internet kafe vb. kötü alışkanlıklar yerini aile sohbetlerinin huzuruna bırakacak; kitap satışları artacak; çocukların okul başarı grafikleri hemen yükselecek; toplumda sosyal yardımlaşma ve dayanışma duygusu alabildiğine gelişecek; aileler ve toplum mutluluk ortak paydasında buluşacak...
Eğer proje uygulanma imkanı bulursa; Yadikar Komutanımızı ve emeği geçecekleri, duyarlı olan herkes; minnet ve şükranla anacak...
Konu, görev alanlarına giren Bakanlarımız ve Milletvekillerimiz başta olmak üzere; tüm ilgili kurumlarımızın ve yetkililerimizin ilgisine sunuyorum...
***
|
|
|
|
|
G Ö R Ü Ş L E R________________
MİSAFİR KALEM
___BENİM HERGÜN ANNELER GÜNÜM___
BENİM ÖGRETMENİM ANNEM
BENİ BABAANNEM BÜYÜTTÜ
Halit İNALTEKİN
Turizimci
Bizim çocukluğumuzda
Bisküvi'ler bugünkü gibi cicili bicili ambalajlarda satılmaz,paran kadar tartılır ve verilirdi..ülker ve Eti vardı Ogün olanlardan...Birde Arı vardı bugün adı sanı anılmasada..İçecek olarak o zamanda Pepsi ve Coca Cola olsada bizim ilgi gösterdiğimiz ;Ankara,Elvan,7 gün,Fruko idi....Gazsız içeceklerden ise Mey su ve Temek herkesin gözdesi idi...
Tek kanallı Siyah-Beyaz TRT'miz vardı.Akşam belli bir saatte açılır İstiklal marşının okunması ile 24'de kapanırdı.
Her ilçede en az bir tane kışlık sinema en az bir tanede yazlık sinema bulunurdu bizim ilçemiz Ş.Koçhisar'da Hisar ar ve Nizam sinemaları ilçenin gözde sinemalarıydı. Birde asfaltta yazlık sinama vardı etrafı hasırlarla çevrili takta üzerine oturulur film seyredilirdi
Bizim çocukluğumuzda bir AP birde CHP vardı. Bir Bülent başbakan olur birde Süleyman
Kıbrıs barış harekâtı olmuştu bizim çocukluğumuzda. Akşamları karartma uygulanır, savaşa yolladığımız komşumuz bayramın mektuplar beklenirdi...
Okula giderken defter ve kitaplar mutlaka kaplanırdı. Bir Lacivert birde Kırmızı kap kâğıtlarımız vardı.
Bizim çocukluk kahramanlarımız ise Tarkan-Zagor- birde Karaoğlan'dı.
Beni Babaannem büyüttü.
1960 yılların Türkiyesi' Siyasi çalkantılar sağ sol diye iki kutba ayrılan üniversite gençliği ve bunun halka yansıması kaos yılları
Bütün bunların yanında Anadolu insanının yakıp kavuran yoksulluk...
Müjdeli haber, ikinci Dünya Savaşı'nda harabeye dönen Almanya'dan yeniden inşa edilecek ve bunun için güçlü sağlıklı işçilere ihtiyaç vardır. Almanya'nın bu talebine tarıma dayalı ekonomi ile ayakta durmaya çalışan Türkiye karşılık verir. Ve on binlerce Türk erkeği çoluk çocuğunu karısını kızını geride bırakarak yıllarca sürecek Almanya yollarına yeni bir umuda doğru revan olur.
Babam "Almancı" olmaya karar verdiğinde ben iki yaşında imişim..Babam bu uzun ve sonu bir türlü gelmez yola çıktığında arkasında gözü yaşlı bir ana kocasına bir türlü doyamamış bir kadın öğretmen-mühendis olmaya aday yedi evlat bırakır. Babamın yokluğunda, ailenin bütün yükü henüz kırk yaşında iken dul kalmış babaannemin sırtına biner.
Şereflikoçhisar lisesinde okuyan ve sanayide çalışan iki torununun yanında çarşı yolu bilmeyen ve hayatı tarla ile ev rasında geçmiş bir gelin ve alaman memleketlerine gönderdiği oğlundan emanet sekiz torun...
Babamın ilk Almanya yıllarında hiçde "Almancı"yakıştırmasına uygun olmayan şekilde geçer. Ayak uyduramaz bir türlü yeni hayata ve yine hem onun için hem bizim için geçen sıkıntılı yıllar. Ardından anamı ister yanına. Daha doğrusu babaannem öyle buyurur ve oğlunun elin memleketlerinde kurda kuşa kaptırmamak için salıverir gelinini. Gelini giderken iki oğlunu da yanında götürür annem iki oğluyla gurbet türküleri söyler içten içe.
Anam Almanyalarda, kocasını gece vardiyasına gönderdikten sonra mahzunluğuna perde çekmek için Bedia Akartürk dinler Alman komşularını rahatsız etmeden. Baba vatan toprağının kokusunu Neşet Ertaşın bozaklarında arar. Almanya'da Annem bir yıl kaldı gâvur ellerine fazla kalamadı.
Bizi babaannem büyüttü.
Bize kendi şeklini verdi. Her hafta başı bahçeden topladığı taze maydanoz, fasulye ve diğer yeşillikler ve evde yetiştirdiği tavuğu pazara gönderir sattıktan sonra şehir ekmeği getirttirirdi. Ancak hafta sonları görüp yiyebildiğimiz şehir kömbesi(Pazar ekmeği.) Sonra bıçakla bile kesmekte zorlandığımız, ama hala tadı damağımda olan tahin helvası. Pazardan aldırdığı portakalla ise bayram ederdik. Köylülerin pazardan gelişini dört gözle beklerdik. Pazardan köylüler siparişi getirdiklerinde evde bir bayram havası olurdu,
Baba annem gelen siparişleri Musa amcaların odasının oradan alır Nefes nefese eve geldiğinde pek de soluklanmadan yanı başına oturdu bizi. Pazardan alınan portakal, elmaları tek tek dağıtarak beşe bölerdi. Öyle ya kimsenin hakkı kimseye geçmesin di. Babaannem elmaları bölerken kendini saymazdı. Meyveler r bölünüp dağıtıldıktan sonra torunlarının neşeyle oynamaları yeterdi ona.
Çocukluğumda her köyde bir deli, fakir, muallim ve veli vardı bizimköydede Cemal ve Mehmetemin diye iki deli vardı bizim eve gelir babaannem karınlarını doyurur ceplerine üzüm kor yırtıklarını dikerdi sevinerek bu deliler elini açardı tıpkı dua eder gibi. Yine bizim köyde Ümüşkarı veMiyase vardı her hafta Perşembe cumacesi diye köyde toplarlardı bizim evin kapı arkasında bir kanı çuvalı vardı( harman zamanı dilenciler için kaliteli buğday ayrılır çuvallanırdı) baba annem onlara soğuk bir şey ikram eder beli bükük olduğu için çuvaldan buğday alamaz sekleme bizi çıkartır besmele çektirerek tasla buğday verdirirdi. Okulumuz yeni yapılmıştı okulda muallim olarak(öğretmen) Uğur hoca ve Kadir Karasalan koca vardı devlet okula odun kömür vermezdi şimdiki gibi. Biz okula giderken tezek ve odun götürdük babaannem okula gönderdiği odunlar seçer kuru iyi yanan odun verirdi. Bizim köyde alim olarak Hacıhüseyin vardı kadrolu imam olmazdı köylerde babaannem her Cuma mezara giderdi giderken de muallime yemek götürürdü.
Biziz babaannem büyüttü.
Yılların ağır yükünü yaşlı bir çınar gibi sırtlanmış babaannem in yanında beş torun vardır beş ide erkek ev işi yapan kız kızan yoktur
Babaannem en küçük kardeşimi çok sever kardeşimi Hz Yusuf benzetmesi ile her oyun oynadığımızda yabana gittiğimizde onu bize sık sık emanet ederdi. Yıllar sonra doğan en küçük bir tane gülümüz çiçeğimiz kız kardeşimi ise bir torun gibi değil bir anne anaç gibi gözünden ıramaz onu hep zelihası olarak görür severdi
Şair ozan kadir ne güzel yazmış
YAŞLI NİNE
Başı avucu içinde...
Oturmuş ev önüne
Yanakları buruşmuş, yaşlı idi o nine.
Uzağa bakıyordu; nemli idi gözleri,
Bakıyorum, uzaktan o'na, sabahtan beri....
Altında yırtık minder daldı bir lahza yine
Feri sönmüş gözleri çöküyordu içine
Belki kimsesi yoktu belki ona ağlıyor
Kıyafeti tesettür; Beline şal bağlıyor.
İhtiyar beli bükük başını eğmiş öne
Beklide diyordur ki "Kaldım ne kara güne"
Geçiyordu kendinden...
Düşünüyor derince
Kapatmış kapısını mutluluğa sevince
Yırtıktı entarisi; belki yoktu iğnesi
Kurumuş dudakları büzülmüştü çenesi...
Düşündü "Nasıl geçti bu kadar uzun sene?"
Hatıraları onu aldı götürdü düne...
Gençliğini çürütmüş erini gözlemekle;
Teselli buluyordu sırrını gizlemekle...
Yarım asırdan beri boş kalmıştı bu hane;
Böylesi bir acı kolay değildi dile
Yürümeye takatsiz dayanmıyor dizleri
Elleri titriyor zor görüyor gözleri
Takati kalmamış ki iki basamak ine
Ömrünün yaprakları düşüyordu tane tane...
Günden güne tükenip bitecekti biliyor;
"Allah daim büyüktür şükür mevlaya" diyor
Yürüdüm usul usul yanına varmak için;
Birkaç sualim vardı kendine sormak için
Masum bir çocuk gibi acıklı baktı bana
Şefkatli bir ses ile: "Yavrum" dedi, " gelsene..."
BİZİ BABAANNEM BÜYÜTTÜ
Bize kendi şeklini verdi. Bizim köy ilçeye giden yolun kenarında olduğu için, Babaannem işte bu iç köylerden birinden gelin geldiği için o köylerin insanları babaanneme anişana derdi. İç köylerden gelipte İlçeye gidenler bizim evin önüne geldiklerinde mutlaka babaanneme "aniş ebe, nasılsın ne var ne yok" diye seslenirler onun hal ve hatırını sorarlardı. Babaannemde öyle sıcağında onların ilçeden dönmelerini bekler ve soluklanmaları için eve çağırır soğuk ayranla bu yolcuların içlerini ferahlatırdı. Babaannem çok zaman oruçluydu misafirine hürmetsizlik olmasın diye bilerekmi yapardı yoksa gerçekten unuturmuş olurumuydu ayrandan kendide bir yudum içerdi..
Hayatında hiçbir canlıyı incitmemiş babaannemin beli büküktü yirmi bir yaşında genç gelinken bir hastalıktan dişlerini dökmüştü
Her secdeye varışında hep şu niyazda bulunur Yaratana "oğlumu son kez görmeyi nasip eyle bana Allahım."
Babaannem bir gün kalp kırızi geçirdii. Kalp krizinden sonra dört gün yaşadı hep Almanya dan dan oğlunun gelmesini bekledi oğlu geldi babaannem ve dördüncü günün sabahı ezanla birlikte Allah'ın rahmetine kavuştu. Şimdi gibi kulaklarımdadır. Cengiz hoca hem başucunda kuran okuyor hemde gözyaşları sel gibi akıyordu. Babaannemin ilçede Selahattin hoca salasını verdi aynı zamanda hafız olan köyümüzün imamı İlhami hoca köyde sela verirken caminin hopörlerinden selayla karışık hıçkırıklar işitiliyordu.
Köy Aniş anasını köyler Anişgarısını kaybetmişti. Bizse bu ayrılıkla birlikte gövdemizi kaybetmiştik. Bizi ayakta tutan bize can veren varlığımız yoktu artık. Babaannem torunlarının yanında mutlu bir ölümle ve ahirete hazır olarak öldü
Bizi o büyüttü ve bize kendi şeklini verdi
Seni çok özlüyorum
Allah senii cennetine koysun babaanne
Benim öğretmenim canım annem
Anne dediğimde hep annemin şefkat, çile, ızdırab ve fedakârlık çektiği günler gelir aklıma.
Annem ömür boyu bizim için ızdırab çekti ve gözyaşı döktü. Bizler, için yanar tutuşur oldu. Annem evlatlarının sıkıntısı annemin yüreğini deler, gece uykusunu kaçırır. Evlatının hastalığıyla hastalanır, derdiyle dertlenir, sevinciyle de uçar benim annem.
Çalışma masamız yoktu ekmek tahtasının üzerinde bir ucunda gaz lambası ışığında annem bize ilk alfabeyi öğretti. Defterimiz yırtıldığında hamurla yapıştırır önlüğümüz ütülü olsun diye ütü bilinmezken tepsiyi ısıtır önlük ve yakalarımızı ütülerdi. Tahsil hayatı için ciğerparelerinin kendisinden ayrı kalmasına razı oldu. Bavulumuzu kendi eliyle hazırlar ve bin bir dualarla uğurlardı bizi.
Ankara'da okuyan ağabeylerim sanayide çalışan ağabeyim ve yatılı okuyan kardeşim 12 Eylül terör illetine bulaşmamak için çocuklarını kollamış onlara tıpkı kanat kol germişti elinde deynegiyle bir lider gibi çocuklarının yanında olmuş çocuklarını yetiştirmiş yön vermiştir. .
Bizim yanımızda gözyaşlarını içine döker, ayrılınca da içinde tutamaz, salıverirdi göz damlalardan.
Benim annem Osmanlı kadını dirayetli ileri görüşlü emektar sekiz çocuk büyütmüş onları okutmuş evermiş yuvalarını kurmuş bir kadındır. Okul, Askerlik ve evlilikle gelen ayrılık, ağlamalarını artıran birer sebep olur hep annemin. Bir de günümüzün kutsilerinin hicret yörüngeli ayrılıkları vardır ki hem sevinç hem de hüzün gözyaşları döktü hep annem. Annem eski yazıyı bilir yeni yazıyı öğrenmek için üç yıl kursa gitti torunlarıyla her zaman bilgisayarda yazışan babaanne benim annem.
Yıllar ne çabuk geçip gitti. Babam Almanya'da didinip dururken annemde bizim tahsilimiz için ömrünü çürüttü üniversiteyi bitirmiş ve hayata atılmıştık Baban Almanya dan dan emekli olmuş gelmişti Bir gün babama Türkiye'nin geçim şartlarıına dem vurduktan sonra koca cehaletimle "Neden bizi de Almanya'ya götürmedin sanki" demiştim.Babam şöyle bir içten nefes alarak hayatımda hiçbir zaman unutamayacağım şu cevabı verdi. "Oğlum siz şimdi henüz beni anlamıyorsunuz .Henüz gençsiniz.Ben elin gavuruna köle oldum çocuklarımı da köle yapmayacağım diye kendi kendime söz verdim.Allaha binlerce şükür olsun gavur ellerine sizi köle yapmadım" Evet Ben Almanyalara ikinci kuşak işçi olarak çalışmaya gitmedim,ama yıllarca turizmci olarak yorgun savaşçı olan Almancı ve çocuklarına hizmet ettim Babama baba hakkını öderim dersem bu boş bir laf olur, cefakar çilek er babam..
Benim anneler günü senede bir gün değil herğün benim anneler günüm
Bir tanecik anneciğim! Seni çok seviyorum.
Anneler gününü kutlar ellerinden öperim
Pazar sabahı kahvaltıya geliyoruz, Anneciğim
Bütün Annelerin Anneler Günü Kutlu Olsun
***
Sıyırırsa ne halt edeceksiniz?
Engin Ardıç/Sabah-03.02.2008
Herkes, partinin kapatılacağına kesin gözüyle bakıyor.
"Mahkeme kararını bekleyelim" diye sahtekârlık edenler, "belki beraat eder canım" numarası çekenler, "tamamdır bu iş" diye ellerini ovuşturuyorlar.
"Efendi efendi savunmanızı hazırlayın" öğüdünü verenler, bıyık altından "savunmanın kralını da yapsan havanı alacaksın" diye sırıtıyorlar.
Müthiş bir ikiyüzlülük, utanma duygusunu çoktan geride bırakmış meslektaşlarımızın yüzüne yapıştı kaldı.
Fakat, aklını fikrini hepten yitirmemiş, "başarı sarhoşluğuyla" gözü dönmemiş dürüst arkadaşlarda da şimdi bir "acaba mı" duygusu yeşermekte...
Ya başbakan, bir yolunu bulur ve kendini de partisini de kurtarırsa?
Yok canım, "çok iyi savunma yaparak" falan değil.
Anayasayı değiştirirse...
Sayı tutturamadığı durumda da referanduma giderse...
Böyle bir referandumun "toplumda büyük çalkantılar ve gerginlikler falan yaratacağını" yazarak gizlice tehdit etmeye çalışıyorlar başbakanı.
"Çok büyük sarsıntı ve bölünmeler" olabilirmiş. "Yeni tehdit ve tehlikeler" doğabilirmiş.
Ya bunlar boş lafsa? Ya öyle olmazsa? Ya, parti kapatmayı zorlaştıran değişiklikler yapılır ve referandumda da halk tarafından kabul edilirse?
Ya, gerginlik falan çıkmaz, millet gider oyunu kuzu kuzu verirse?
Tarhan Erdem'e gene sorun bakalım, "yüzde kaç çıkma" ihtimali var?
Sakın, geçen referandum gibi yüzde yetmiş çıkmasın? Belki de yüzde seksen, ha?
Adnan Menderes asıldığı zaman "mantar tabancası bile patlatmayan" halk, geçen yıl sessiz sedasız rejimi değiştirdiği, cumhurbaşkanını kendisi seçmek istediğini belgelediği gibi, bunu da çıt çıkarmadan hallediverirse?
O zaman ne halt edeceksiniz?
Anayasa değişti, dava düştü, kapatılamıyor... "Çantada keklik" gördüğünüz operasyon iki seksen yattı... Ne yapacaksınız?
Darbe mi? Olamıyor.
Yeni bir dava mı? Artık mümkün değil.
Eee, ne yapacaksınız kuzum, ne yapalım diye İlhan abinizin yazılarına mı bakacaksınız?
"Sandıkta yenmekten" başka çıkar yol olmadığını anlayana kadar, bakın bak alım...
Ama sandıkta yenemeyeceğinizi de çok iyi biliyorsunuz.
Aslında zor durumda olan başbakan değil sizsiniz ama bunun farkında mısınız acaba?
Kimileriniz, Tuna Bekleviç diye hiç kimsenin tanımadığı bir çocuğun tabela partisinden medet umacak kadar zavallı duruma düşmedi mi?
eardic@sabah.com.tr
"İYİLİKLER YEŞERTMEK!"
Abdullah YILDIZ
Orta Anadolu'da, Kızılırmak kenarında, verimli topraklar üzerinde kurulmuş Yeşilce Köyü'nün yaşlı muhtarı, yakalandığı amansız hastalıktan, tüm çabalara rağmen kurtarılamaz ve vefat eder. Üç gün sonra, büyük oğlu, Muhtarlık mührünü İlçe Kaymakamına teslim eder.
Yeşilce köyü, çevresinde kötü bir üne sahiptir. Köyde hasetlik ve fesatlık yaygındır. Muhtarında, köyün bu kötü durumuna üzüntüsünden ve kahrından, amansız hastalığa yakalandığı söylentisi ortalıkta dolaşmaktadır.
Tecrübeli, bir o kadarda temkinli, iyi bir yönetici olan İlçe Kaymakamı'nın, seçimler yapılıncaya kadar, geçici olarak, Yeşilce Köyü'ne bir muhtar görevlendirmesi zorunluluğu vardır.
Hafta başı olan pazartesi günü, birinci azayı makamına çağırır ve der ki; "bak Hüseyin efendi, aslında mührü sana vermem lazım ama, diğer azalardan birine vermek istiyorum. Bu konuda görüşün nedir?" Mührü almak üzere kendini hazırlayan Aza Hüseyin'in beti benzi atar; "olur mu? Kaymakam bey, köyü benden başkası idare edemez. Üstelik diğer azaların içinde bu işten anlayacak bir kişi bile bulamazsın. Coruk Salih mi, Esat ağaların Nuri mi, Çökeleğin Necati mi, yoksa Çoban Celil mi bu işi yapacak? Hiç birisi yapamaz," der. Kaymakam Bey, olamayacağını bile bile, bir soru daha sorar; "diyelim azalar olmadı, köyde başka biri yok mu? Mührü verebileceğim..." Aza Hüseyin hiç beklemediği bu öneri karşısında büsbütün yıkılır ve; "Kaymakam bey, bizim köyde benden liyakatli, benden daha layık, benden daha dürüst adam bulamazsınız... Hepsi üçkağıtçıdır. Kime isterseniz verin, ama sonunda pişmanlık duyarsınız," der.
Kaymakam bey, teşekkür eder ve; "biraz daha düşüneyim" diyerek Aza Hüseyin'i yolcu eder.
Kaymakam bey, ertesi gün, ikinci aza Coruk Salih'i çağırır ve "hoş geldin" faslından sonra hemen söze girer; "mühürleri birinci aza Hüseyin'e vermek istiyorum ne dersin?" Coruk Salih çekingen tavırlar sergilese de, hafif çıkışır bir eda ile; "muhtarı da O hasta etti zaten, fitnecinin biridir, aman ona mühür filan vermeyin, köyü batırır" der. "Diğer azalardan birine versem nasıl olur" diye sorar. Coruk Salih yerinden kalkar, ellerini iki yana açar ve; "olur mu Kaymakam bey, benim gibi dürüst, tertemiz bir insan dururken, köyün en beceriksiz insanlarına nasıl mühür verirsiniz." Kaymakam bey, daha fazla soru sormaz; "peki Salih efendi, biraz daha düşüneyim, hayırlısıyla bir karar veririz elbet" der ve Coruk Salih'i gönderir.
Kaymakam bey, Esat ağaların Nuri'ye köyün bekçisi Hasan ile haber salıp, Makama davet eder. O akşam, Bekçi daveti ilettiğinde; Esat ağaların Nuri Bekçiye verir veriştirir; "böyle köye Muhtarlık yapanın da ........" der ve devam eder; "Kaymakam bey'e söyleyiver, bu köye ya Şehirden yada komşu köyden muhtar atasın. Bizim köyde muhtarlık yapacak bir ben varım, bende kabul etmiyorum. Geçen seçim aday oldum oy vermediler, benim kıymetimi bilmeyen bu aptal köylüler, ne halleri varsa görsünler..." der. Ertesi gün, Bekçi, olan biteni Kaymakam bey'e anlatır. İnsan sarrafı olduğu her halinden belli olan Kaymakam bey, tebessüm eder... Ve Bekçi Hasan'a bir çay ısmarlar, istirahat ettikten sonra gitmesine müsaade eder.
Bir sonraki gün sıra dördüncü aza Çökeleğin Necati'dedir. Aza Necati ceketini düğmeler, Makama girer ve saygı sunduktan sonra kendisini tanıtır. Kaymakam bey'in biraz sonra toplantısı vardır, vakit kaybetmeden hemen söze girer; "senin dışındaki bir aza arkadaşına Muhtarlık mührünü vereceğim ne dersin?" Aza Necati boynunu büker; "valla, Kaymakam bey hiç iyi olmaz..." der. Kaymakam bey; "neden?" diye sorar. Aza Necati derin bir iç çektikten sonra devam eder; "birinci, ikinci, üçüncü azalar köyü satarlar, menfaatten başka bir şey düşünmezler, üstelikte; yeteneksizdirler. Birde beşinci aza var Çoban Celil. Çoban Celil kendi halinde biridir. Ondan da Muhtar olmaz. Sığır gütmekten ve eline geçen gazeteleri okumaktan başka bir işten de anlamaz. Bu işi bir tek ben yapabilirim. Sizlerle de, iyi geçinirim, ikramdan hoşlanırım, yaylamız güzeldir, beraberce yeriz içeriz." Son cümlesine, Kaymakam bey'in canı sıkılır ama hissettirmez; "tamam Necati efendi, ben biraz daha düşüneyim, sana hayırlı yolculuklar," der ve kapıdan uğurlar.
Kaymakam bey, Perşembe günü mesai başlangıcında görüşmek üzere Bekçi Hasan'a haber salar.
Bekçi Hasan gününde ve saatinde Makama girer. Kaymakam bey oturmasını söyler ve sorar; "beşinci aza Çoban Celil nasıl biridir." Bekçi Hasan yutkunur ve alçak ses tonuyla söze girer; "köyün sığırlarını güder, oğlu, İlçe Merkezindeki Manifaturacı Şevket efendinin yardımları ve delaletiyle, Ankara'da tıp fakültesinde okumaktadır. Sığırların arkasından giderken, vakit buldukça, oğlunun gönderdiği günü geçmiş gazeteleri okur, kimsenin işine gücüne karışmaz. Dedi-koduyu sevmez, lüzumsuz söze girmez, sorulduğunda cevap verir ve hepte doğru söyler," der. Kaymakam bey bir ara durakladıktan sonra Bekçi Hasan'a dönerek; "yarın köye geleceğim, Çoban Celil'le bizzat görüşmek istiyorum," der.
Ertesi gün...
Cuma sabahı, Makam aracıyla Yeşilce köyüne doğru yola çıkar.
Köye bir-iki kilometre kala yolun kenarındaki merada otlayan sığır sürüsünü fark eder. Aracı durdutturur. Hemen ötede; yamalı ama tertemiz kıyafetli, lastik ayakkabılı, çuhasına sarılmış vaziyette; çördük ağacının altındaki bir taşın üzerine oturmuş, ufka bakmakta olan çoban gözüne çarpar. Heybesinin üzerinde de rüzgarın hafifçe kırpıştırdığı gazetesi durmaktadır. "Bu, adam Çoban Celil olmalı" der içinden ve yavaş adımlarla yanına doğru yürür... Bir adım kala; "Selamün Aleyküm," der. Çoban, yerinden fırlar; "ve aleyküm selam bey" diyerek karşılık verir.
Aralarında şöyle bir diyalog geçer;
"-Ben İlçe Kaymakam'ı Azmi TEKOĞLU. Siz Çoban Celil misiniz?"
"-Hoş geldiniz Kaymakam Bey, evet ben Çoban Celil"
Biraz hoş beşten sonra, Kaymakam bey konuya girer...
"-Biliyorsun, Muhtarınız vefat etti. Mühürleri senin dışında bir Aza'ya vermek istiyorum, hangisine vereyim?"
"-Kaymakam bey hepsi biri birinden iyidir. Hangisine verseniz becerir. Rahmetli Muhtarımızda güzel insandı."
"-Peki, azalar dışında bu köyden başka kime verebilirim Mühürleri"
"-Bekçi Hasan başta olmak üzere, herkes olabilir."
"-Bu köyde kötü, sahtekar, fesat, haset insan yok mudur?"
"-Kaymakam bey, bu köyün en kötüsü benim. Bende bakın köyün sığırlarını güdüyorum. Kimsenin, hasetliğine, fesatlığına karışmam, benim gözümde hepsi makbul insandır. Eğer, uygunsuz düşüncelileri de varsa, düzelirler Kaymakam bey. Bize düşen, güzellikleri görmek, iyilikler yeşertmektir toplumda. Bizim işimiz sevgiyle olmalı, nefreti ve çirkinlikleri yüreğimizde barındırmamalıyız. Biz iyi olursak, herkes iyi olur."
"-Ne kadar güzel konuşuyorsun Celil efendi."
"-Kaymakam bey, sakın yanlış anlamayın, ben size hoş görünmek için bu sözleri söylemiyorum. İnanın yüreğimin sesi bunlar."
"-Peki, sen köyün azalarından birisisin, mühürleri sana versem?"
"-Bana bir-iki gün müsaade edin Kaymakam bey; benimde danışacağım yerler var. Hanımla, çocuklarımla ve komşularımla bir istişare edeyim, Pazartesi günü şehre indiğimde, size bir cevap veririm."
Kaymakam Bey, ısmarlaşır ayrılır. Aracına doğru yürürken duygusallaşır, gözleri dolar, yüreği heyecandan kıpır kıpırdır. Hastalık derecesinde fesatlıkla yoğrulmuş bir köyün sığır sürüsünün ardında, böyle kültürlü ve insanlık değerleriyle dopdolu biriyle tanışmaktan haddinden fazla hoşnut olmuştur.
Pazartesi günü Çoban Celil Makama girer ve; "tamam Kaymakam bey mühürleri kabul ediyorum," der. Kaymakam Bey, sevinç içinde yerinden kalkıp, çekmecenin gözünde muhafaza ettiği Yeşilce Köyünün Muhtarlık mührünü gönül rahatlığıyla Çoban Celil'e teslim eder. Ve şöyle der; "sana güveniyorum Celil efendi, köyün kötü imajını birlikte düzelteceğiz. Yeşilce, adından övgüyle söz edilen seçkin ve örnek bir köyümüz olacak."
Çoban Celil, Şehirden köye dönüşünde artık Muhtardır. Köyün girişinde davul zurna ile şenlik havasında karşılanır. O günden sonra Yeşilce'nin kaderi değişir...
Kaymakam bey'le birlikte, öylesine adil ve öylesine insanca bir yönetim sergilerler ki; gerçekten de, Yeşilce Köyü'nün güzellikleri dilden dile konuşulmaya; Yeşilce Köylülerinin birlik ve beraberliği çevre köy ve kasabalara örnek gösterilmeye, başlanır.
***
|
|