Eski Hükümet Konağımızı Restore Edip Kullanmak Üzere Belediyemiz Devraldı.

NİKSAR HABER
Belediye'den
Genç Haber
Köşe Yazıları
Kültür-Sanat
Can Kosova
İletişim-Linkler

Köşe Yazıları


__________________G Ü N D E M

UMUT CAN UMUT'UN KALEMİNDEN...
"BİR HİZMET ADAMI: ABDULLAH YILDIZ"

Umutcan Umut
TOKAT GAZETESİ
15 Mayıs 2008
http://tokatgazetesi.com.tr/haber_oku.asp?haber=5813

Bir gün elektronik postama gelen bir mailde yazılarımdan dolayı beni tebrik eden bir adamın mektubu vardı. Bu adam Abdullah Yıldız idi. Bizde başarılı insanları tebrik etmek , okuduğumuz yazarların güzel bulduğumuz yazılarını okuyup faydalandıktan sonra , onları tebrik etmek geleneği olmadığından ve biz yazarlar olarak da böyle tebrikler almaya alışkın olmadığımızdan şaşırmış ve sevinmiştik. Bir tebrik ve takdir , olumlu bir eleştiri sonucunda yazarını daha güzel yazılar yazma konusunda motive eden olaydır.
Bir süre internette sohbet ettiğimiz bu güzel insanın Niksar Belediye Başkan Yardımcısı Abdullah Yıldız olduğunu öğrenerek memnun olduk. Bizim anladığımız belediyecilik hizmetlerinde yazarları tebrik etmek , onların yazdığı kitapları yayınlayarak onlara ve hitap ettikleri kesimlere hizmet etmek olmadığından Abdullah Beyin hizmetlerini tebrik ettik.
Abdullah Bey, bizi tebrik etmekle kalmadı, aynı zamanda Niksar'a davet ederek Niksar Belediyesi'nin hizmetlerini bizlere göstermekten de geri kalmadı. Bizler kendi memleketimize bile gittiğimiz zaman çok kere kendi yakınlarımız olan Belediye Başkanlarından bu kadar sıcak ilgi görmeye alışık olmadığımızdan şaşırdık.
Abdullah Beyin , genç , üretken, sevgi ve saygı dolu olan gençleri sevip , takdir ederek desteklediğini gördüğüm zaman en yakınımdaki gençlerle Abdullah Beyi tanıştırmaktan kendimi alamadım. Gençlerde Abdullah Beyin bu ilgisi karşısında mutlu oldular. Zaten gençliğimizin beklediği de tatlı dil , güler yüz ve "adam yerine konmak" olduğundan kendilerine değer veren , sevgi gösterenlere saygıda kusur etmemekteler. Bence çevremdeki gençlerden "Bana saygı duymuyorlar" diye yakınanlar, acaba çevrelerindeki gençlere "sevgi göstermek"teler mi? Bunu bir düşünsünler.
Abdullah bey, tanıştığı insanların layık oldukları görevlerde çalışmalarını candan isteyen , ancak onlara gereken imkanı veremediği, onların sorunlarını çözemediği zamanda üzülen ve gücünü nereye kadar olduğunun farkına varan insan . Bu tutumunu da zaten bizlere karşı konuşmalarında, davranış ve tutumlarından rahatça anlamamız mümkün oldu.
Abdullah Bey, 51 yıllık hayatını hep Niksar'a hizmet ile doldurmuş İTÜ Mezunu bir Kimya Mühendisi. Nereden geldiğinin bilincinde olan ve kendisine öğrencilik yıllarında hizmet eden, burs bağlayan devlet bakanlarını unutmayan ve her zaman onları hayırla yad eden insan. Sanırım çabucak kaynaşmamız ve gönül köprüsü kurmamızın çabuk olması da bu yüzden oldu.
Abdullah Bey Kaliteyi hemen değerlendirecek kadar, "Kaliteli insanlar ve gençler gördüğüm zaman asla bunu kaçırmam ve takdir ederim" diyecek kadar işini seven ve kaliteli insanlarla ve kaliteli hizmetler vermekten kaçınmayan milli ve manevi değerlere hakikaten bağlı bir insan. Sevgi ve bilgiyi yoğurmuş , alçakgönüllülük kalbinde ısıtarak gençlere bu güzel mis kokulu ekmekle beslenen gençlere sunacak kadarda emeğe ve bilgiye gönül vermiş insan.
"Sana yardım edeceğiz" deyip de yardım edemedikleri zaman bilgi vermek zahmetine dahi katlanamayan insanların tersine "Ben gücümden fazlasını yapamam" diyecek kadar da realist bir insan Abdullah Yıldız.
Niksar Halkı Abdullah Beyin kıymetini bilmeli bence.Zaten nerede bir Niksarlı varsa onları tanıyan ve onlar tarafından da sevilen Abdullah Yıldız , bu tutumu ile Niksar halkının demirbaşı olarak ta gönüllere taht kurmuş insan.
Böyle hizmete kendini adamış , gençleri seven, onların en verimli olması için çaba harcayan eğitimli ve bilgiyle sevgiyi bir kasede yoğurmuş insanları gördükçe ülkemizin her zaman bir adım daha ileri gideceğine ve var olacağına dair inançlarım ve ümitlerim her zaman güçlenmekte
Sen çok Yaşa Abdullah Yıldız . Bizlere yaşadığımızın , değerli olduğumuzun her şeye umutla yaklaşmamız gerektiğini öğretmektesin.
***

SEVGİ VE EMPATİ

"Bir dosttan tek bir gül ve güzel bir sözü ben onunlayken almayı; öldükten sonraki bir kamyon dolusu çiçeğe tercih ederim..."

Sevginin gücünü keşfedenler, nefretten ırak olanlar, başarıdan başarıya koşarlarken; yüreklerinde kin üretmekten güzellikleri fark edemeyecek kadar gözlerine perde inenler, bir adım yol alamazlar...

Sevgi tüm güzel kapıların sihirli anahtarıdır...

Rakibe tuzak kurmak yerine, bu sihirli anahtardan edinmek çok daha akıllıca bir davranış olur...

Son nefeste şuurumuz yerindeyken neler hissedeceğimizi şimdiden tahayyül ederek olaylara yaklaşmayı, kişilerle diyalog kurmayı bir deneyin bakalım... Son nefeste; duyacağınız pişmanlıkları bugünden duyduğunuzda; hayatınızın seyrinde nasıl bir değişim olacağını gözlerinizle göreceksiniz. Bir çok önemli görünen meselenin nasılda çocukça inatlaşmaların birer sonucu olduğunu fark edeceksiniz. Deniz kenarında kumsalda oynayan çocukların; kumdan yaptıkları kaleler uğruna nasıl kavgaya tutuştuklarını ve aslında bir dalganın gelip o uğruna kavga edilen kaleleri bir anda alıp götürmesinin çocuklar üzerindeki şaşkınlığını ve verilen kavgaların anlamsızlığını ruhlarının derinliklerinde hissedişlerini ve bu derin duygularının aslında bizim hayatımızdan da hiç bir farkının olmadığı gerçeğini keşfederek bakın olaylara...

Kimsenin yaşamasının, bir başkasının yok olmasına bağlı olmadığını ne zaman öğreneceğiz... Şu fani dünyanın nimetlerini adam gibi paylaşmak varken, kan içici vampirliğe soyunmanın ne alemi var! "Ben, sana dünyayı zindan edeceğim," demenin; diyenin iç dünyasında ki meydana getirdiği hasar; denilenin yüreğindeki yıkımdan daha fazladır. Hatta, tevekkül sahibi mazlum her halükarda mutluluğu tatmanın yolunu bulur; Hakka sığınır, halkın içine girer ve sımsıcak iklimde yeniden doğar... Ama, ya zalimliğe soyunan; kalbinde köpüren kinin acısıyla kavrulur... Ne sığınacağı bir Hakk kapısı nede içine gireceği bir halk yüreği bulur...

Şunu bilmekte yarar var; sevgisiz kalpte merhamet barınmaz.

Merhameti olmayanın vicdanı ve adaleti asla olmaz...

Güzel insanlara düşman olmak; kötü adamların işidir.

Güzel insanların makam ve mevki sahibi olmalarını istemeyenler, onların makamına göz koyan; yüreğinden nefret taşan haset insanlardır.

Hasetlik kadar çirkin bir huy yoktur...

Dünya malı ve dünya mevkileri için, binlerce, milyonlarca yüreği ezmenin zalimce tavırlar almanın insanlık erdemiyle asla bağdaşır yanı olamaz.

Kuru iftiralarla, vehimlerle ve hatta niyetleri sorgulayarak oluşturdukları fırtınalarla rakip gemiyi batırmaya çalışanlar bilsinler ki; aynı denizde seyreden kendi gemileri de batar... Rakip gemidekiler sevgi filikalarıyla karşı kıyıya çıkıp halkla kucaklaşırlarda; fırtınayı oluşturanlar, döküldükleri okyanusun ortasında soğuk sularla baş başa kalırlar...

Şunu diyorum; değmez...

Şu kısacık insan hayatı, biri birine zulmetmeyi değmez...

Herkes empati yapsın... Muhatabının yerine kendini koymayı denesin...

İnanın biri birimizi anlasak sorun kalmayacak..

Ama, çıkar hesaplarını bir kenara bırakarak..
***

Kişilerin kalbini yumuşatan ve kötülükleri bertaraf eden sevginin açıkça ifade edilmesinde yarar var... Gizlenen sevginin hiçbir yararı dokunmaz...

Kişileri takdir edecekseniz yada sevdiğinizi söyleyecekseniz geç kalmayın...

Bizim en kötü huyumuz, insanları bu alemden göçtükten sonra takdir etmemiz... Ve sevdiğimizi söylememizdir...

Sevdiğimiz kişi hayattayken söylenecek bir güzel söz yada verilecek bir tane gül; öldükten sonra mezarı başına dökülecek bir kamyon gülden daha kıymetli ve daha önemlidir...
****

BU DÜNYA HERKESE YETER...

İnsanlar, şu üç günlük dünyayı biri birlerine zehir etmekten neden zevk alırlar? Anlamak mümkün değil... Kendi mutluluğunu başkalarının çilesi üzerine inşa etmeyi isteyenlere, vicdan ve merhametten yoksun bir hayatta asla huzur bulamayacaklarını, bininci kez de olsa, hatırlatmakta yarar var...

Dünyanın dört bir yanını ateşe veren, insanları acımasızca katletmekten hiç çekinmeyen; kan ve barut kokusunu birlikte solumayı zevk haline getiren zalimler; pis emellerinin batağında boğulmaktan kurtulamayacakları gibi; başkalarına cehennem ettikleri dünyanın kendileri için cennet olamayacağı gerçeğini bilmeliler...

Allah (cc) kainatı yaratıp, insanların emrine verdi. Kavgasız, barış içinde, huzurlu bir hayat sürsünler diye... Yaratıcıyı ve sunduğu sonsuz nimetlerine şükretmeyi unutmasınlar diye de nasihat edici Peygamberler görevlendirdi. Ama, yinede sevgisiz kaskatı yürekler bu ulvi mesajı algılayamadı.

Sevgisizlik, başlı başına bir afettir. Hayata sevgiyle bakmayanlar, renkleri göremezler. Güzellikler onlara mutluluk vermez. Hasetlik, kindarlık, vefasızlık, merhametsizlik, daracık yüreklerini kapkara eder.

Sevginin yer edinmediği zihinlerde; insanlık erdemi de yer bulamaz. Kendi elindekinin varlığından şükürle beraber mutluluk duymak gerekirken; karşısındakinin yoksulluğundan keyif almak kadar iğrenç bir tavır olamaz.

Nimetleri, sevinçleri, hüzünleri ve hayatı paylaşmanın ne kadar anlatılmaz hazlar verdiğini yaşayanlar bilir. Sevgiyle ve hoşgörüyle çevresine bakan, yaratılmış canlı-cansız her varlığı seven hürmet eden insan, kolayca mutluluk denen gizeme ulaşır...

İnsanlar; karşısındakilere hayatı çekilmez hale getirmeye, hatta yok etmeye harcadıkları, emek ve parayı; ortaklaşa sevgi ve huzur projesine aktarsalar, yeryüzünde ne aç kalır nede açık... Kavganın ve kan dökmenin hiçbir şekilde yeni bir medeniyet inşasına katkısı olamaz. Habil-Kabil den bu yana akan kan, sadece düşmanlıkları ve kini beslemiş; sevgiyi ve barışı zayıflatmıştır.

Sevgisiz insanlar korkak olur. Toplum içine çıkmaktan korkarlar, kapıları tıkladığında korkarlar, rüyalarında korkarlar… Velhasıl, kuşku ve korku hayatlarının ana öğesidir. Kuşku duyduklarını anlamaya yönelmek yerine; sindirmeyi, uzaklaştırmayı yeğlerler… Sevmeyi denemek yerine, husumet duvarına bir tuğla daha koyarlar. Aslında, her koydukları tuğla kendilerini toplumdan izole eden duvarı biraz daha yükseltir...

Bir ülke düşünün ki; halkını sevmeyenler, halka tepeden bakanlar, halkının inancını kültürünü, geleneklerini hor görenler; halkın seçtiklerini yönetimde görmek istemeyenler; zaman zaman öylesine husumetle davranırlar ki; gerekirse ülkeyi ateşe vermeyi göze alırlar... Aynı şer düşünce, dünya ölçeğinde de geçerli; icat ettikleri devasa silahlarla yer küreyi teslim almayı, mümkün olmazsa yok etmeyi hesap edenlerin kendilerinin de yok olacağını bilemeyecek kadar gözlerini hırs bürümesini anlamak mümkün değil....

Elbette, bizim etki gücümüz sınırlı. Sözlerimizin asıl sorumlulara ulaşması zor. Ancak, siz değerli okuyucularımızla paylaşmanın da yararlı olduğuna yürekten inanıyorum. Sevginin anlattıkça ve paylaştıkça genişleyen bir halka olduğuna; gün gelip bu halkanın tüm insanlığı içine aldığında ise gerçek mutluluğun, evrensel anlamda huzurun yakalanmış olacağına inanıyorum...

Sevgi, sadece insanlara has bir ulvi haslettir.

Sevgi, kardeşliğin, dostluğun, güvenin, dayanışmanın, paylaşmanın ve "güzel hayat"ın özüdür...

Sevgi yaşanmadan anlaşılmayan; bir çok sorunu oluşmadan çözen, sahibini yeri gelip kuş gibi hafifleten yeri gelip yeleli bir aslan kadar vakur kılan sihirli bir güçtür...

Sevgiyle bakarsak hayata, seversek biri birimizi; bu dünya herkese yeter...

Allah (cc), sevgisizlerin şerrinden tüm insanlığı korusun...
***

G Ö R Ü Ş L E R________________

YORUM BIRAKTIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER...

"İYİLİKLER YEŞERTMEK!"
Abdullah YILDIZ

Orta Anadolu'da, Kızılırmak kenarında, verimli topraklar üzerinde kurulmuş Yeşilce Köyü'nün yaşlı muhtarı, yakalandığı amansız hastalıktan, tüm çabalara rağmen kurtarılamaz ve vefat eder. Üç gün sonra, büyük oğlu, Muhtarlık mührünü İlçe Kaymakamına teslim eder.

Yeşilce köyü, çevresinde kötü bir üne sahiptir. Köyde hasetlik ve fesatlık yaygındır. Muhtarında, köyün bu kötü durumuna üzüntüsünden ve kahrından, amansız hastalığa yakalandığı söylentisi ortalıkta dolaşmaktadır.

Tecrübeli, bir o kadarda temkinli, iyi bir yönetici olan İlçe Kaymakamı'nın, seçimler yapılıncaya kadar, geçici olarak, Yeşilce Köyü'ne bir muhtar görevlendirmesi zorunluluğu vardır.
Hafta başı olan pazartesi günü, birinci azayı makamına çağırır ve der ki; "bak Hüseyin efendi, aslında mührü sana vermem lazım ama, diğer azalardan birine vermek istiyorum. Bu konuda görüşün nedir?" Mührü almak üzere kendini hazırlayan Aza Hüseyin'in beti benzi atar; "olur mu? Kaymakam bey, köyü benden başkası idare edemez. Üstelik diğer azaların içinde bu işten anlayacak bir kişi bile bulamazsın. Coruk Salih mi, Esat ağaların Nuri mi, Çökeleğin Necati mi, yoksa Çoban Celil mi bu işi yapacak? Hiç birisi yapamaz," der. Kaymakam Bey, olamayacağını bile bile, bir soru daha sorar; "diyelim azalar olmadı, köyde başka biri yok mu? Mührü verebileceğim..." Aza Hüseyin hiç beklemediği bu öneri karşısında büsbütün yıkılır ve; "Kaymakam bey, bizim köyde benden liyakatli, benden daha layık, benden daha dürüst adam bulamazsınız... Hepsi üçkağıtçıdır. Kime isterseniz verin, ama sonunda pişmanlık duyarsınız," der.
Kaymakam bey, teşekkür eder ve; "biraz daha düşüneyim" diyerek Aza Hüseyin'i yolcu eder.

Kaymakam bey, ertesi gün, ikinci aza Coruk Salih'i çağırır ve "hoş geldin" faslından sonra hemen söze girer; "mühürleri birinci aza Hüseyin'e vermek istiyorum ne dersin?" Coruk Salih çekingen tavırlar sergilese de, hafif çıkışır bir eda ile; "muhtarı da O hasta etti zaten, fitnecinin biridir, aman ona mühür filan vermeyin, köyü batırır" der. "Diğer azalardan birine versem nasıl olur" diye sorar. Coruk Salih yerinden kalkar, ellerini iki yana açar ve; "olur mu Kaymakam bey, benim gibi dürüst, tertemiz bir insan dururken, köyün en beceriksiz insanlarına nasıl mühür verirsiniz." Kaymakam bey, daha fazla soru sormaz; "peki Salih efendi, biraz daha düşüneyim, hayırlısıyla bir karar veririz elbet" der ve Coruk Salih'i gönderir.

Kaymakam bey, Esat ağaların Nuri'ye köyün bekçisi Hasan ile haber salıp, Makama davet eder. O akşam, Bekçi daveti ilettiğinde; Esat ağaların Nuri Bekçiye verir veriştirir; "böyle köye Muhtarlık yapanın da ........" der ve devam eder; "Kaymakam bey'e söyleyiver, bu köye ya Şehirden yada komşu köyden muhtar atasın. Bizim köyde muhtarlık yapacak bir ben varım, bende kabul etmiyorum. Geçen seçim aday oldum oy vermediler, benim kıymetimi bilmeyen bu aptal köylüler, ne halleri varsa görsünler..." der. Ertesi gün, Bekçi, olan biteni Kaymakam bey'e anlatır. İnsan sarrafı olduğu her halinden belli olan Kaymakam bey, tebessüm eder... Ve Bekçi Hasan'a bir çay ısmarlar, istirahat ettikten sonra gitmesine müsaade eder.

Bir sonraki gün sıra dördüncü aza Çökeleğin Necati'dedir. Aza Necati ceketini düğmeler, Makama girer ve saygı sunduktan sonra kendisini tanıtır. Kaymakam bey'in biraz sonra toplantısı vardır, vakit kaybetmeden hemen söze girer; "senin dışındaki bir aza arkadaşına Muhtarlık mührünü vereceğim ne dersin?" Aza Necati boynunu büker; "valla, Kaymakam bey hiç iyi olmaz..." der. Kaymakam bey; "neden?" diye sorar. Aza Necati derin bir iç çektikten sonra devam eder; "birinci, ikinci, üçüncü azalar köyü satarlar, menfaatten başka bir şey düşünmezler, üstelikte; yeteneksizdirler. Birde beşinci aza var Çoban Celil. Çoban Celil kendi halinde biridir. Ondan da Muhtar olmaz. Sığır gütmekten ve eline geçen gazeteleri okumaktan başka bir işten de anlamaz. Bu işi bir tek ben yapabilirim. Sizlerle de, iyi geçinirim, ikramdan hoşlanırım, yaylamız güzeldir, beraberce yeriz içeriz." Son cümlesine, Kaymakam bey'in canı sıkılır ama hissettirmez; "tamam Necati efendi, ben biraz daha düşüneyim, sana hayırlı yolculuklar," der ve kapıdan uğurlar.

Kaymakam bey, Perşembe günü mesai başlangıcında görüşmek üzere Bekçi Hasan'a haber salar.
Bekçi Hasan gününde ve saatinde Makama girer. Kaymakam bey oturmasını söyler ve sorar; "beşinci aza Çoban Celil nasıl biridir." Bekçi Hasan yutkunur ve alçak ses tonuyla söze girer; "köyün sığırlarını güder, oğlu, İlçe Merkezindeki Manifaturacı Şevket efendinin yardımları ve delaletiyle, Ankara'da tıp fakültesinde okumaktadır. Sığırların arkasından giderken, vakit buldukça, oğlunun gönderdiği günü geçmiş gazeteleri okur, kimsenin işine gücüne karışmaz. Dedi-koduyu sevmez, lüzumsuz söze girmez, sorulduğunda cevap verir ve hepte doğru söyler," der. Kaymakam bey bir ara durakladıktan sonra Bekçi Hasan'a dönerek; "yarın köye geleceğim, Çoban Celil'le bizzat görüşmek istiyorum," der.

Ertesi gün...
Cuma sabahı, Makam aracıyla Yeşilce köyüne doğru yola çıkar.
Köye bir-iki kilometre kala yolun kenarındaki merada otlayan sığır sürüsünü fark eder. Aracı durdutturur. Hemen ötede; yamalı ama tertemiz kıyafetli, lastik ayakkabılı, çuhasına sarılmış vaziyette; çördük ağacının altındaki bir taşın üzerine oturmuş, ufka bakmakta olan çoban gözüne çarpar. Heybesinin üzerinde de rüzgarın hafifçe kırpıştırdığı gazetesi durmaktadır. "Bu, adam Çoban Celil olmalı" der içinden ve yavaş adımlarla yanına doğru yürür... Bir adım kala; "Selamün Aleyküm," der. Çoban, yerinden fırlar; "ve aleyküm selam bey" diyerek karşılık verir.
Aralarında şöyle bir diyalog geçer;
"-Ben İlçe Kaymakam'ı Azmi TEKOĞLU. Siz Çoban Celil misiniz?"
"-Hoş geldiniz Kaymakam Bey, evet ben Çoban Celil"
Biraz hoş beşten sonra, Kaymakam bey konuya girer...
"-Biliyorsun, Muhtarınız vefat etti. Mühürleri senin dışında bir Aza'ya vermek istiyorum, hangisine vereyim?"
"-Kaymakam bey hepsi biri birinden iyidir. Hangisine verseniz becerir. Rahmetli Muhtarımızda güzel insandı."
"-Peki, azalar dışında bu köyden başka kime verebilirim Mühürleri"
"-Bekçi Hasan başta olmak üzere, herkes olabilir."
"-Bu köyde kötü, sahtekar, fesat, haset insan yok mudur?"
"-Kaymakam bey, bu köyün en kötüsü benim. Bende bakın köyün sığırlarını güdüyorum. Kimsenin, hasetliğine, fesatlığına karışmam, benim gözümde hepsi makbul insandır. Eğer, uygunsuz düşüncelileri de varsa, düzelirler Kaymakam bey. Bize düşen, güzellikleri görmek, iyilikler yeşertmektir toplumda. Bizim işimiz sevgiyle olmalı, nefreti ve çirkinlikleri yüreğimizde barındırmamalıyız. Biz iyi olursak, herkes iyi olur."
"-Ne kadar güzel konuşuyorsun Celil efendi."
"-Kaymakam bey, sakın yanlış anlamayın, ben size hoş görünmek için bu sözleri söylemiyorum. İnanın yüreğimin sesi bunlar."
"-Peki, sen köyün azalarından birisisin, mühürleri sana versem?"
"-Bana bir-iki gün müsaade edin Kaymakam bey; benimde danışacağım yerler var. Hanımla, çocuklarımla ve komşularımla bir istişare edeyim, Pazartesi günü şehre indiğimde, size bir cevap veririm."
Kaymakam Bey, ısmarlaşır ayrılır. Aracına doğru yürürken duygusallaşır, gözleri dolar, yüreği heyecandan kıpır kıpırdır. Hastalık derecesinde fesatlıkla yoğrulmuş bir köyün sığır sürüsünün ardında, böyle kültürlü ve insanlık değerleriyle dopdolu biriyle tanışmaktan haddinden fazla hoşnut olmuştur.

Pazartesi günü Çoban Celil Makama girer ve; "tamam Kaymakam bey mühürleri kabul ediyorum," der. Kaymakam Bey, sevinç içinde yerinden kalkıp, çekmecenin gözünde muhafaza ettiği Yeşilce Köyünün Muhtarlık mührünü gönül rahatlığıyla Çoban Celil'e teslim eder. Ve şöyle der; "sana güveniyorum Celil efendi, köyün kötü imajını birlikte düzelteceğiz. Yeşilce, adından övgüyle söz edilen seçkin ve örnek bir köyümüz olacak."

Çoban Celil, Şehirden köye dönüşünde artık Muhtardır. Köyün girişinde davul zurna ile şenlik havasında karşılanır. O günden sonra Yeşilce'nin kaderi değişir...
Kaymakam bey'le birlikte, öylesine adil ve öylesine insanca bir yönetim sergilerler ki; gerçekten de, Yeşilce Köyü'nün güzellikleri dilden dile konuşulmaya; Yeşilce Köylülerinin birlik ve beraberliği çevre köy ve kasabalara örnek gösterilmeye, başlanır.
***



editor@niksarhaber.net